Hikmetül İstiaze – Yedinci İşaret

/, Sohbetlerimiz/Hikmetül İstiaze – Yedinci İşaret
Bismillahirrahmanirrahim
Sual:
Mutezile imamları, şerrin icadını şer telâkki ettikleri için, küfür ve dalâletin hilkatini Allah’a vermiyorlar.
Güya onunla Allah’ı takdis ediyorlar!
“Beşer kendi ef’âlinin hâlıkıdır” diye dalâlete gidiyorlar

Hem derler:
“Bir günah-ı kebireyi işleyen bir mü’minin imanı gider.
Çünkü Cenâb-ı Hakka itikad ve Cehennemi tasdik etmek, öyle günahı işlemekle kabil-i tevfik olamaz.
Çünkü dünyada gayet cüz’î bir hapis korkusuyla kendini hilâf-ı kanun herşeyden muhafaza eden adam,
ebedî bir azâb-ı Cehennemi ve Hâlıkın gazabını nazar-ı ehemmiyete almayacak derecede büyük günahları işlerse, elbette imansızlığa delâlet eder.”

cevaba geçmeden önce soruyu kısaca özetleyelim
mutezile mezhebi batıl mezheblerden biridir
neden batıl olduğunu bu soruda görüyoruz zaten
diyorlarki Allah şer yaratmaz
çünkü Allaha yakışmaz
o zaman cinayet işleyenler zina edenler içki içenleri bu çirkinliklerini kim yaratıyor denilince
diyorlarki
onu insanın kendisi yaratıyor kul kendi gunahının yaratıcısıdır
hem diyorlarki
bir müslüman Allaha inandığı halde
cehenneme inandığı halde
nasıl olurda
zina eder
içki içer
kumar oynar
yapamaz
eğer yapıyorsa demekki inanmıyor
o zaman o kişi kafirdir
diyorlar
ne zamana kadar kafirdir ?
gunah işlemi bitinceye kadar
o zaman esnasında
iman kişiden çıkar yukarıda bekler
gunah bittikden sonra tekrar geri gelir diyorlar.
Şimdi ustadımızdan harika bir cevab dinleyeceğiz


Elcevap:
Birinci şıkkın cevabı şudur ki:
Kader Risalesinde izah edildiği gibi, halk-ı şer, şer değil; belki kesb-i şer, şerdir.

kesb kişinin kendi iradesiyle bir fiili işlemesidir.

Çünkü, halk ve icad umum neticelere bakar

Bir şerrin vücudu çok hayırlı neticelere mukaddeme olduğu için, o şerrin icadı, neticeler itibarıyla hayır olur, hayır hükmüne geçer
Meselâ ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat bazı insanlar, sû-i ihtiyarlarıyla ateşi kendilerine şer yapmakla,


Ateşin icadı şerdir” diyemezler.

Öyle de, şeytanların icadı, terakkiyât-ı insaniye gibi çok hikmetli neticeleri olmakla beraber, sû-i ihtiyarıyla ve yanlış kesbiyle şeytanlara mağlûp olmakla, “Şeytanın hilkati şerdir” diyemez. Belki o, kendi kesbiyle kendine şer yaptı.
bu harika misal ile bakarsak
hınzırın(domuzun) yaratılması
içkinin yaratılması
yada sair şerlerin yaratılması
netice itibariyle hayırdırlar
şeytanın yaratılması insanın manevi terakkisinde bir zenberektir;
-Yani şeytanın yaratılması ile daha önceki derslerimizde anlattığımız gibi
Şeytan insanların makamını arttırmaya veyahut makamlarının düşmesine sebeb oluyor;
Ufak bir misal verirsek elmas ile kömürü ayırt ettiriyor,
İnsanın hakiki makamını ortaya çıkarıyor.-
ama kişi kendi iradesiyle onunla arkadaş olur
şeytan ona şer oldu
eğer dinlemeseydi onada şer değil hayr olacaktı
demek kesb-i şer şerdir yani şerri işlemek şerdir
halk-ı şer şer değildir yani şerri yaratmak şer değildir.
Ustad Bediüzzaman yukarıdaki ateş misalini vermiş
ateş misaline bakarak biraz ufkumuzu açabiliriz ;
ateş ile yemeklerimizi pişirir, soğuk kış günlerinde ısınır
ve daha nice ihtiyaclarımızı gidermek için kullanırız.
Ama biz ateşi bunları yapmak yerine
ateşin içine elimizi koyar isek o zaman o ateş elimizi yakar.
Demekki ateşin yaratılması kötü değilmiş.
Onu kullanmak nasıl kullandığımız bizim hakkımızda
hayır veya şer olmakta.
Bir başka misal ile daireyi genişletir isek ;
Bıçağın yaratılması : biz bıçak ile ekmeği doğrar isek
hakkımızda hayırlı olur yok ekmek yerine bir adamı doğrar isek
bu bizim hakkımızda elbette şer olur..
Ve daha bir çok örnekler ile şerrin yaratılması ve hakkımızda nasıl oloacağını anlıyabiliriz.
Sair şer olan şeylerde böyledir
içki her yerde var ama kesbini kötü kullananlar giderler alırlar kendilerine şer yaparlar
zinayıda kişilerin kendileri kendi irade ve kesbleriyle giderler işlerler kendilerine şer yaparlar
demek halk-ı şer şer değildir kesb-i şer şerdir
yani sen o şerri kabul edersen sana şer olur

Evet, kesb ise, mübaşeret-i cüz’iye olduğu için, hususî bir netice-i şerriyenin mazharı olur;
o kesb-i şer, şer olur.
Fakat icad umum neticelere baktığı için, icad-ı şer, şer değil, belki hayırdır.
İşte Mutezile bu sırrı anlamadıkları için,
“Halk-ı şer, şerdir; ve çirkinin icadı çirkindir” diye,
Cenâb-ı Hakkı takdis için, şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler, ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî olan bir rükn-ü imaniyeyi tevil etmişler
.

ehl-i sünnet ne kadar güzel beynibeyn dir
sıkıntılı bir tevile luzum bırakmamıştır
demek ateş misali gibi
sırrı imtihan gereği günahın yaratılması elzemdir ama bu şer umumi değil hususi o günahı kabul edenedir
ve günahın yaratılması değil tercih edilmesi şerdir
mutezile bu sırrı anlayamamıştır
şerrin icadını ve yaratılmasını kul a vermiştir
kulu yaratmada Allaha eş koşmuştur
şerik yapmıştır.
Ve imanın bir rüknü olan
Kadere, hayrın ve şerrin Allahtan olduğu olan şartına uymamışdır

İkinci şık ki,
“Günah-ı kebireyi işleyen nasıl mü’min kalabilir?” diye suallerine cevap ise:

Evvelâ, sabık işaretlerde onların hatası kat’î bir surette anlaşılmıştır ki, tekrara hâcet kalmamıştır.

Saniyen, nefs-i insaniye, muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti, müeccel, gaip bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azaptan daha ziyade çekinir.

evet bu hepimizin nefsinde olan bir özelliktir
peşin az ücreti vadeli çok ücrete tercih ederiz
çünkü ileride ya gelmezse şüphesi vardır
ama peşin olsun az olsun derlerya
bunu nefs tercih eder
peşin bir tokadı istemez
ileride 10 tokada razı olur
çünkü ileride o 10 tokadın gelmeme ihtimalini taşır
Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez.

Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı ileride gayet büyük bir mükâfâta tercih eder.
Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb-ı müeccelden ziyade çekinir.
Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlûp oluyorlar
Şu halde, kebâiri işlemek imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlûbiyetinden ileri gelir.

evet o anda insanda kalbinde iman olduğu halde ama nefsi ve heva ve hislerin yoğunluğu ve sıkıştırması ile o büyük günahı işler zira kalbi mağlubdur.
Hatta Ustad bediüzzaman Risale-i Nurun sair kısımlarında der;
İnsanda bazı hissiyatlar varki o hissiyatlar iradeyi dinlemez
insan o hissiyatlarına mağlup düşer diye.
İşde bu nedenlerdendir ki büyük ve kücük günahları işlemek imansızlıkdan gelmiyor..
Hatta öle ki bu gunahları işledikden sonra imanlı kalb bir vicdan azabı cekebiliyor;
Pişman oluyor ve hatasını anlıyor
dergah-ı ilahiyeye iltica ediyor,
tevbe ve istiğfar ile belki gunahı işlemeden önceki halinden daha çok
ibadet ve tefekkür ile o gunahına yakarıyor,
bilmeden mertebesini arttırıyor terakki ediyor..

Hem sabık işaretlerde anlaşıldığı gibi, fenalık ve hevesat yolu, tahribat olduğu için, gayet kolaydır. Şeytan-ı ins ve cinnî, çabuk insanları o yola sevk ediyor.
bu konuyu önceki konularda izah etmiştik,
diğer derslerimizi ve önceki işaretleri okuyabilirsiniz..

Gayet câ-yı hayret bir haldir ki, âlem-i bekanın-nass-ı hadisle-sinek kanadı kadar[1] bir nuru, ebedî olduğu için, bir insanın müddet-i ömründe dünyadan aldığı lezzet ve nimete mukabil geldiği halde, bazı biçare insanlar, bir sinek kanadı kadar bu fâni dünyanın lezzetini, o bâki âlemin bu fâni dünyasına değer lezzetlerine tercih edip şeytanın arkasında gider.

“Dünyanın Allah katında sinek kanadı kadar bir değeri olsaydı, kâfirler ondan bir yudum su bile içemezlerdi.” Tirmizî, Zühd: 13; İbni Mâce, Zühd: 3; Müsned, 5:154, 177.
bir rivayettede
dunyanın bin sene mesudane hayatı cennetin bir saatine mukabil gelmiyor diyor ustadımız
ama insan dunyanın 1 dk lık lezzetine cennetini feda eidyor
şeytanın arkasında gidiyor

İşte bu sırlar içindir ki, Kur’ân-ı Hakîm, mü’minleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdit ve teşvik ile, günahtan zecir ve hayra sevk ediyor.
Bir zaman Kur’ân-ı Hakîmin bu tekrar ile şiddetli irşâdâtı bana bu fikri verdi ki,
bu kadar mütemâdi ihtarlar ve ikazlar, mü’min insanları sebatsız ve hakikatsiz gösteriyorlar. İnsanın şerefine yakışmayacak bir vaziyet veriyorlar.
Çünkü, bir memur, âmirinden aldığı birtek emri itaatine kâfi iken, aynı emri on defa söylese, o memur cidden gücenecek.
Beni itham ediyorsun; ben hain değilim” der. Halbuki, en hâlis mü’minlere Kur’ân-ı Hakîm musırrâne, mükerrer emrediyor.
Bu fikir benim zihnimi kurcaladığı bir zamanda, iki üç sadık arkadaşlarım vardı. Onları şeytan-ı insînin desiselerine kapılmamak için pek çok defa ihtar ve ikaz ediyordum

“Bizi itham ediyorsun” diye gücenmiyorlardı. Fakat ben kalben diyordum ki: “Bu mütemâdiyen ihtarlarımla bunları gücen-diriyorum, sadakatsizlikle ve sebatsızlıkla itham ediyorum.”
Sonra, birden, sabık işaretlerde izah ve ispat edilen hakikat inkişaf etti.
O vakit, o hakikatle hem Kur’ân-ı Hakîmin tam mutabık-ı mukteza-yı hal ve yerinde ve israfsız ve hikmetli ve ithamsız bir surette ısrar ve tekrârâtı yaptığı ve ayn-ı hikmet ve mahz-ı belâgat olduğunu bildim. Ve o sadık arkadaşlarımın gücenmediklerinin sırrını anladım. O hakikatin hülâsası şudur ki:
Şeytanlar, tahribat cihetinde sevk ettikleri için, az bir amel ile çok şerleri yaparlar. Onun için, tarik-i hakta ve hidayette gidenler, pek çok ihtiyat ve şiddetli sakınmaya ve mükerrer ihtârâta ve kesretli muavenete muhtaç olduklarındandır ki,
Cenâb-ı Hak, o tekrarat cihetinde bin bir ismiyle ehl-i imana muavenetini takdim ediyor
ve binler merhamet ellerini imdadına uzatıyor. Şerefini kırmıyor, belki vikaye ediyor. İnsanın kıymetini küçük düşürtmüyor, belki şeytanın şerrini büyük gösteriyor.

Hatta ebeveynler , anne ve babalar;
evlatlarını defalarca uyarırlar ve dafalarca aynı nasihatte bulunurlar,
hatta öle ki bazı evlatlar bu uyarı ve nasihatlerin kıymetini anlamaz defalarca tekrarlamalarından sıkılırlar.
Halbu ki o ebeveynler evlatlarının iyiliğini ve güzelliklerini düşündüklerinden
şeytanın ve nefsin ve şerli insanların çok olmasından onların kötülüklerine alet olmaması, kötülüğe nefsin meyilli olmasından defalarca tekrar ederler,
kendi merhametleri ve şefkatleri ve ebeveyn olmaları gereğince
o evlatlarını korumaya çalışırlar..
İşde ölede
Allahın yarattığı ve sıfatlarının tecelli ettiği bir ebevynde böle bir şefkat ve merhamet var ise
elbette Allahu teala ve tekaddes hazretleri daha şefkatli ve daha merhametlidir. Ve hiçbir şeriki yokdur. Öle ise O Kelamullah ta insanları daha büyük tehlikelerden ve tahribatlardan koruyacak, uyaracak, öğütler verecek..

İşte, ey ehl-i hak ve ehl-i hidayet!
Şeytan-ı ins ve cinnînin mezkûr desiselerinden kurtulmak çaresi: Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap
ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemat kalesine gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul.

Evet eğer bizlerde şeytanlaşmış insanların ve cinlerin bu tahribat ve şerlerinden korunmak istiyor isek mutezile mezhebi gibi sapık mezhebleri değil ehli sünnet cemaatleri olan ehl-i hak mezheplerine dahil olmalıyız,
Yani hanefi, şafi, hanbeli ve maliki mezheplerinin fıkıh ve ictihadlarına uymalıyız.
Ve Kuran-ı Kerimin çatısı altında ahlaklanarak peygamber efendimiz a.s.v. in
sünnetini hayatımıza geçirmeliyiz
Allah bizleri ehl-i sünnetin selametli yolundan ayırmasın
amin
el fatiha

Risale-i Nur Sohbetlerimiz
www.forumrisale.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir